Kısaca Siyasî Hayatı
21 Eylül 1842 yılında dünyaya geldi. Sultan Abdülmecid’in Tirimüjgan Kadın Efendi’den olan oğludur. Farsça, Arapça, Fransızca öğrendi. İtalyanlardan musiki dersi, Lütfi Efendi’den tarih dersi almıştı. Batı tipi romanları okumayı severdi. Taht ihtimali çok düşük ve zayıf bir şehzade olarak büyüdü. Bu nedenle Sultan Abdülaziz’in Mısır ve Avrupa seyahatlerine katıldı. Şehzadelik yıllarında ticaretle meşgul oldu.
Meşrutî idare isteyen Mithat Paşa ve arkadaşları önce Sultan Abdülaziz’i ardından da V. Murat’ı tahtan indirdiler. Mithat Paşa ve etrafındakilerle anlaştı ve 31 Ağustos 1876 günü tahta oturdu. Tahta oturduğunda iç siyasî çekişmeler yüzünden memleketin her tarafı alev gibi yanmaktaydı. Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanması, Sırbistan ve Karadağ muharebeleri başlamıştı. Rusya “Şark Meselesi”ni kendi istediği gibi halletmek için çok ağır şartlar ileri sürüyor, baskı yapıyordu. Çare olarak 19 Aralık 1876’da Mithat Paşa’yı sadrazam atayıp 4 gün sonra da İstanbul’da “Tersane Konferansı”nı topladı. Konferansın sonuçları daha açıklanmadan 23 Aralık 1876’da Kanun-ı Esasî’yi ilan etti. İşin doğrusu ne konferans ne de Kanun-ı Esasi’nin ilanı Batılıları tatmin etmemişti. Rusların baskıları devam etti. Bu arada 5 Şubat 1877’de Mithat Paşa sürgüne gönderildi.
19 Mart 1877’de Meclis bizzat padişah tarafından açıldı. 141 üyeli mecliste 115 meb’us (69 Müslüman, 46 gayrimüslim), 26 âyân bulunuyordu.
Ruslar 24 Nisan 1877’de (Meşhur 93 Harbi) Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiler. Plevne’de Gazi Osman Paşa, Doğu’da Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarihî kahramanlıklar ve başarılar gösterse de savaşın gidişatı feci neticelendi. Bu arada tarihî belgelerle sabittir ki meclis kısır çekişmelere boğulmuştu. Bütün bunlara ilaveten resmî dil Türkçe iken Ermeniler Ermenice’de diretiyorlardı. Hatta öyle ki gayrimüslim meb’uslar kendi milletlerinin çıkarlarını tüm Osmanlı çıkarlarının önüne koymak için elçilerle iş birliği yapıyorlardı. 93 Harbi’nin ağır şartları ve meclis içi çekişmeler neticesinde 13 Şubat 1878’de 10 ay 25 gün açık kalan meclisi süresiz olarak tatil etti. 93 Harbi de İngilizlerin de dahli ile 4 Haziran 1878’de çok ağır şartları içeren Ayastefanos Anlaşması ile son buldu. Yetmezmiş gibi ardından da Berlin Anlaşması oldu bittiye getirildi. Bu anlaşmaların şartlarının neticesinde peş peşe olmak üzere 1881’de Fransa Tunus’u, 1882’de İngiltere Mısır’ı, 1885’de Bulgarlar Doğu Rumeli eyaletini işgal ettiler.
Bütün bu olayların buraya gelmesine Abdülhamid’den önceki politikaların sebep olduğu bilinmektedir. O mücadele etmiştir ancak başaramamıştır.
İttihat ve Terakki Partisi (kısaca İT) bir komita olarak faaliyetlerine başlamış, faaliyetlerini Selanik, Manastır, Makedonya gibi yerlerde yoğunlaştırmışlardı. Türk, Ermeni, Arap, Rum, Bulgar, Arnavut vb. etnik kimliğe sahip olan İT mensupları bu birlikteliğe “İttihâd-ı Anâsır (unsurların/milletlerin birlikteliği)” adını verdiler. Ama Türkler hariç hepsi bölücülük peşinde idi. Bu durum zamanla görülecekti. Bütün İT mensupları “Yanıldık.” diyeceklerdi. İT’nin faaliyetleri neticesinde komşu devletlerin de müdahalesi gelmeden 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’i ilan etti. İT mensupları buna “Hürriyetin İlanı” adını verdiler. Devlet bu duruma getirilene kadar çok büyük yara almıştı.
Ekim 1908’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna Hersek’i işgal etti.
Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.
Bir gün sonra Girit, Yunanistan ile birleştiğini ilan etti. Hâlbuki 1897 Osmanlı-Yunan “Olimpos” Savaşı bu nedenle çıkmış ve Osmanlı’nın zaferi ile sonuçlanmıştı. Bu zaferin neticesinde Abdülhamid, “Gazi” unvanını almış, bu unvanı tuğrasına da koydurmuştu.
1.Meşrutiyet’in meclisi, Fener Rum Patrikliği’nin özel çabalarının da etkisi ile meclisteki Türk sayısı diğer unsurların sayısından az olarak 17 Aralık 1908 günü bizzat padişah tarafından açıldı. Meclisteki Türk unsurların azlığı İT’nin ittihâd-ı anâsır fikrinde ne kadar yanıldıklarını ilk gördükleri noktadır.
İttihatçıların yanılgılarına ve beceriksizliğine ilaveten iki muhalif gazete Derviş Vahdeti’nin “Volkan”ı ve Mizancı Murat’ın Mizan gazetesi de isyancılara destek verince 31 Mart Vakası (13 Nisan 1909) adıyla bilinen ayaklanma çıktı. Olaylar on gün sonra Selanik’ten gelen Hareket ordusunun müdahalesi ile bastırılsa da Abdülhamid’in hallinin bu vesileye bağlanması hususunda entrikalar başlamıştı. Ayestafenos’ta kurulan meclis-i millide (!) padişahın hal kararını Mebus Elmalılı Hamdi (Yazır) yazdı.
Meclisin hal kararını padişaha tebliğ için kurulan 4 kişilik komisyonda âyândan Ermeni Aram, Bahriye Ferîki Laz Arif Hikmet, Selanik mebusu Yahudi Karasu ve Draç meb’usu Arnavut Esat Toptani vardı.
Mahmut Şevket Paşa, Abdülhamid’i acele ile Selanik Alatini Köşkü’ne gönderdiğinde Binbaşı Fethi [Okyar] jandarma komutanlığına atandı. Fethi Okyar daha sonra son Osmanlı padişahını da Osmanlı topraklarından (Çatalca ilinden) çıkaran kişi olacaktır.
Abdulhamid, Selanik’in düşmesinden sonra 1 Kasım 1912 yılında Beylerbeyi Sarayı’na geri döndü. Harb-i umumî döneminde Talat ve Enver’e hatalarını söyledi. 10 Şubat 1918 yılında hayata gözlerini yumdu.
Cenazesi Topkapı Sarayı’ndan çıkan son padişahtır. Divan Yolu’nda II. Mahmut Türbesi’ne defnedildi.

Meraklısına Kısa Notlar:
Sultan II. Abdülhamid bahsi, ciltlere sığmayacak kadar uzundur. Ancak şunları hatırlamakta fayda var:
“Son Büyük Sultan”
Osmanlı ailesinin bütün özellikleri taşıyan birisidir. Hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları ile sıra dışı bir padişahtı. Sultan Abdülhamid tarihçilerin umumiyetle ittifakla kabul ettiği üzere “Son Büyük Sultan”dır.
Halifelik makamına yakışır şekilde iffet, haysiyet, vakar ve namus timsali bir kimseydi.
33 yıl boyunca imzaladığı ölüm fermanı birkaç taneyi geçmez. Zaten bunlar da aşırı yüz kızartıcı suçlardı. Sürgüne gönderdiklerine bile maaş bağlatırdı.
Sürekli suikastlara ve darbe girişimlerine maruz kaldı. Mithat Paşa’nın 1876’da tahttan indirme girişimi, Ali Suavi’nin 20 Mayıs 1878’de 1. Çırağan Baskını, Cleanti Scalieri-Aziz Bey Komitesi’nin Temmuz 1878’de II. Çırağan Baskını bunlardan bazılarıydı. Abdülhamid daha sonra yerli ve yabancı birçok suikast teşebbüsü de dahil olmak üzere tahttan indirme girişimlerine maruz kaldı. Ermeniler 1895 ve 1896 yıllarındaki suikastlarında başarılı olamayınca 1 Temmuz 1905’te Cuma selamlığında arabasına bomba koydular. Birkaç dakika gecikme ile suikasttan kurtuldu. Ermenilerin giriştiği suikasta dönemin şairi Tevfik Fikret methiyeler düzüyordu.
…Ey şanlı avcı dâmını bihude kurmadın
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın
Mâlik sesin o sevret-i ra’din-i gayza ki
Her yerde hiss-i hakk u halâsın muharriki
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sükun
Bir hayr olurdu misli asırlarca gelmemiş
(Ey şanlı avcı, tuzağını boş yere kurmadın, attın ama yazıklar olsun ki, vuramadın! Öfkeyle ve kızgınlıkla gürleyen sesin, hak ve kurtuluş duygusunu her yerde harekete geçirendir. O an bir dakikalığına devam etseydi, örneği asırlar boyu görülmemiş bir hayır, bir iyilik olurdu.)
Bütün bu hadiselerden sonra dış dünyayı takip etmek için sarayda bir çeşit bilgi takip ve dokümantasyon merkezi kurdu.
Sürdürdüğü dış politika ve bu merkez sayesinde İngilizlerin ilmî araştırma adı altında yaptıklarını sıkı sıkıya takip etti.
İngiliz Eksenli Arap dünyasındaki “Halifenin Kureyşîliği” kavramı ile çok uğraştı.
Panislamizm kavramı etrafında dünyanın bütün Müslümanları ile irtibata geçti. Tarihin şartları göz önüne alındığında bugün bile hayranlık uyandıracak işlere imza attı.
Duyûn-ı Umûmiye’yi kurdu
1854-1874 yılları arasında alınan borçların yıllık anapara ve faizi bütçenin yarısını geçtiği için 20 Aralık 1881’de Muharrem Kararnamesi’ni yayınlayarak Duyûn-ı Umûmiye’yi kurdu. Borçlar biraz ötelenmiş oldu. Fakat bu durum daha sonra yabancı şirketlere imtiyazlı ihale ile verilen yatırımlara dönüştü.
Dünyadaki ve Osmanlı’daki ekonomik buhranlar yüzünden en büyük gelir kalemi olan ziraî vergilerde düşüş meydana geldi. Çözümü için imtiyaz usulüne gidildi. Bu sayede yatırımlar yapıldı. Ancak rüşvet ve yolsuzluklar bu yatırımlardan daha büyüktü. Toplumu çökertti.
Hicaz’dan Basra’ya kadar telgraf hattı kurdurdu
Döneminde Mülkiye, Hukuk, Dâru’l-Muallimîn (Kız Öğretmen Okulu), Maliye, Ticaret, Ziraat, Deniz Ticaret, Orman, Lisan, Dilsiz, A’mâ, Kız Sanayi, Fen, Edebiyat, Dâru’l-Fünûn gibi okullar başta İstanbul olmak üzere ülkenin her tarafında açıldı. Müze-i Hümayun, Askerî Müze, Beyazıt Kütüphanesi gibi kurumlar yine bu dönemin ürünüdür. Bu bağlamda tahta çıkışının anısına ülkenin her tarafından çektirdiği fotoğraflar, bugün inanılmaz bir arşiv değerine sahiptir. Ayrıca Hicaz’dan Basra’ya kadar telgraf hattı kurdurmuştur.
Başta Azerbaycan olmak üzere, İran, Orta Asya ve Doğu Türkistan’daki Türklerle çok sıkı temas içerisinde oldu. Sürekli temsilciler gönderip temsilcileri sarayında ağırladı. Türklüğü ve Osmanlılığı ile gurur duyduğu ve buna güvendiği için “Söğüt Bölüğü”ne de ayrı bir önem verdi.
Döneminde kim Abdülhamid’i ne ile suçlamışsa aslında o işi kendisi ve/veya ait olduğu grup yapmıştır. Bu durum tarihin şahitliği ile sabittir.
Örneğin, Ermeniler Abdülhamid’i baskıcılıkla suçladılar. Kendilerinin yaptıkları katliamlar, entrikalar, suikastlar ortadadır. Yine diğer bir örnek, Abdülhamid’i devleti yönetememekle, baskıcılıkla suçlayanlar 600 yıllık devleti 9 yılda bozuk para gibi harcayıp kaçtılar.
Bilen bilmeyen, seven sevmeyen, seviyeli seviyesiz, asker, akademisyen, artist, siyasetçi ve bilumum kimseler tarafından hakkında en çok konuşulan padişahların başında gelir.
Herkes Abdülhamid’i kendince tarif eder. Bugüne kadar “efradını cami ağyarını mani” bir tarif maalesef yapılamamıştır. Bir taraftan Evliyaullah kabul edilirken diğer taraftan türbesine tükürme seansları yapılır, resimleri parçalanır.
Akademisyenler yazmak ister, yazsa şartlar elvermez. Yazmasalar ilim ve vicdanlar kanar.
NOT:
Abdülhamid ve devri hakkında Osmanlı Arşivi belgeleri dünyaya açık.
Osmanlı Türkçesi bilmeyenler için ise en azından şunları okumak lazım:
Bakanlığı Tetkik Kurumu Yayını, 1977